GÖKKUŞAĞI İÇİMİZDE

Bahar, gelmiş. Güneş, gülen yüzünü göstermiş, papatyalar çıkmaya başlamış…

Egemen, Kaan, Deniz, Aybüke ve İlay, kırlara çıkıp baharın tadına varmak için evlerinin çok yakınındaki yamaçlarda koşuşturup, yuvarlanmışlar. Deniz, Aybüke ve İlay, topladıkları papatyalardan başlarına taç yapmışlar. Egemen ile Kaan, bu duruma biraz darılmışlar. Kendilerine de papatyadan yapılmış bir aksesuar istemişler. Deniz, Aybüke ve İlay, kafa kafaya verip bir süre düşündükten sonra yakalarına takabilecekleri özel bir papatya broşu tasarlamışlar.

Bir süre sonra yorulmuşlar. Dalları, hem gökyüzüne hem de yanlara doğru büyümüş, kocaman bir ağaç görmüşler. İlay, bu büyük ağacın gölgesinde dinlenebileceklerini söylemiş. Yorgunluktan bir adım bile atamayacak durumda olan Aybüke, bu teklifi hemen kabul etmiş. Diğerleri de arkasından gelmiş.

Ağacın gövdesi çok genişmiş. Hepsi birer birer sırtlarını ağacın gövdesine dayayıp dinlenmeye başlamışlar. İşte tam da o an olanlar olmuş! Hepsi başka başka dünyalara geçiş yapmışlar.

Egemen, Kırmızı Dünyaya geçiş yapmış. Burada yetişen yiyecekler, kırmızı renkteymiş. Egemen, acıktığını hissetmiş, kırmızı bir elmayı ağacın dalından koparmış. Biraz ilerisindeki çeşmede güzelce yıkayıp bir ısırık almış. Aç olmasa elma yemek aklına bile gelmezmiş ama tadı öylesine güzelmiş ki hepsini bir çırpıda bitirivermiş. Kiraz, çilek, karpuz, domates ve başka başka kırmızı renkli meyve sebzelerin hepsinin tadına bakmış. Hepsini çok severek yediğini fark etmiş.

Kaan ise Turuncu Dünya’ya geçmiş. Burada yetişen bütün meyve ve sebzeler turuncu renkliymiş. Kayısı, havuç, mango, portakal, şeftali ve çeşit çeşit turuncu renkli meyve ve sebzelerin yetiştiği bir dünyaymış. Kaan, havucu pek sevmezmiş. Annesi ile babası ise A vitamini deposu olan havuca ayrı bir önem verir, mutlaka yemesini isterlermiş. Kaan’ın da karnı çok acıkmış. İlk önüne çıkan sebze, havuçmuş. Hemen topraktan çıkarıp, çeşmede yıkamış. Havucun tadını Turuncu Dünya’da almış.

Deniz, Sarı Dünya’ya varmış. Çevresindeki tüm meyve ve sebzeler, sarı renkteymiş. Birden karnındaki gurultuyu duymuş. Muz, mısır, greyfurt, armut, ananas, kavun ağzını sulandırmış. Deniz, hiç yiyecek seçmezmiş. “Hangisini önce yesem?” diye düşünmüş. Muz ağacından bir muz yemiş. Muzun sarı rengine bir kez daha tutkuyla bakmış. Ağzında dağılan muzun keyfine varmış.

Aybüke, Yeşil Dünya’daymış. Avakado, brokili, salatalık, üzüm, kivi, bezelye, ıspanak ve daha nice yeşil meyve sebze tüm güzelliklerini sergilemek için birbirleriyle yarışıyor gibiymiş. Aybüke, yeşil olan hiçbir meyve sebzeyi sevmezmiş. “Bendeki de ne şans yani!” diye düşünmüş. Uzun süre inat etmiş, aç olmasına rağmen hiçbirini yememiş.

İlay, mor rengi de mor yiyecekleri de çok severmiş. Çevresinde böğürtlenleri, yaban mersinini, lahanaları, erikleri görünce nasıl da sevinmiş! Dilediği kadar yiyebileceği böğürtlen ve yaban mersini varmış. Önce böğürtlen yemiş sonra yaban mersinine geçmiş. Bir süre sonra Mor Dünya’yı keşfe çıkmaya karar vermiş. Aklı da lahanadaymış. “Evde olsaydım kendime lahana salatası yapabilirdim.” diye düşünmüş.

Saat geç oluyormuş. Hepsi ayrı ayrı dünyalarda eve geciktiklerinin farkına varmışlar. Akıllarından çeşitli sorular geçiyormuş;

–       Acaba bu farklı dünyaya ne oldu da, geçtim?

–       Arkadaşlarım, hala o büyük ağacın gövdesinde dinlenmeye devam ediyorlar mıdır? Yoksa onlar da farklı bir dünyaya mı, geçtiler?

–       Şimdi eve nasıl döneceğim?

–       Annemle, babam kesin beni merak etmişlerdir. Dönmek için acaba ne yapmalıyım?

En çok da Aybüke, sıkıntıdaymış. Hem yorgun, hem aç, ne yapacağını bilemez haldeymiş. Yeşil meyve sebzeleri hiç sevmediğinden Yeşil Dünya’da aç kalmış. O kadar halsiz kalmış ki sonunda dayanamayıp eve gitme umudu kalmayınca bir salatalık almış, yıkamış, sonra kendini zorlayarak ısırmış. Burnuna güzel bir koku, ağzında da sulu, gerçekten güzel bir tat gelmiş. Bu duruma çok şaşırmış. O güne kadar bir inat uğruna yemediği salatalığın böylesine muhteşem lezzette olmasına şoktaymış.

Bir de kivi gördüğünü hatırlamış. Koparmış, kabuğunu soymuş. “Bu da bir başka lezzetteymiş!” diyerek, ikincisini koparmış. Aybüke, çok pişman olmuş. Yeşil meyve ve sebzelere, nasıl bu kadar önyargılı olduğunu hatırlamaya çalışsa da başaramamış. Arkadaşlarını, ailesini özleyerek, gözleri dolmuş. Bir daha böyle önyargılara kapılmayacağına ve çevresindekileri üzmeyeceğine dair kendine söz vermiş.

İşte tam da o an, olanlar olmuş! Egemen, Kaan, Deniz, Aybüke ve İlay, ağaca yaslandıkları, ana ve yere geri dönmüşler. Bir çırpıda başlarına gelen maceraları, renkli dünyaları anlatmışlar. Hepsi heyecanla konuşurken, Kaan, gökyüzüne bakmış ve bir gökkuşağı görmüş;

–       Hey, bakın! Bir gökkuşağı! Renkleri, ne kadar güzel!

İlay, derin derin gökkuşağına bakmış;

–       Bu gökkuşağı, bizim gittiğimiz o farklı dünyalarda yetişen meyve ve sebzelerin renklerini barındırmıyor mu? Aslında hepimize güzel bir ders vermiyor mu, bu özel macera? Gökkuşağının içinde bütün renkler var. O zaman meyve ve sebzeler arasında ayrım yapmayalım. Hepsinin bir görevi ve yararı var, demek ki! Hepsinden yiyelim.

Hepsi ayağa kalkmış, o büyük ağacın gövdesinin etrafında el ele tutuşup, “Gökkuşağı İçimizde” şarkısını söylemeye başlamışlar.

O günden sonra birbirlerine çok düşkün bu özel arkadaşlar, her renkteki meyve ve sebzeyi yemişler, sonra da gökkuşaklarını içlerinde hissederek, mutluluklarına mutluluk katmışlar.