ŞİDDETİ ÇOCUKLARIMIZDAN NASIL UZAK TUTACAĞIZ?

  • Tarih: Pazartesi, 21 Mart 2016
  • Yazar: Selin Mert

Ateşi çalarak insanlığa armağan eden Prometheus’u mu bekliyoruz bize yeniden barışı getirmesi için?

Adeta bir savaş alanına ve çöplüğe dönen “kolektif bilinçaltımızı” nasıl temize çıkaracağız?

Ekim 2015 Ankara, Şubat 2016 Ankara, Mart 2016 Ankara ve son olarak Mart 2016 İstanbul – Taksim. Yapılan yorumlar, açıklamalar, yaşanan kayıplar, giden canlar, bize kalan toplumsal travmalar, milletçe yaşadığımız korkular. En çokta bilinmezliğin ortasında olanlara bir türlü bir anlam veremeyen çocuklar. Anneleri, şiddeti model almasınlar diye ellerinden oyuncak silahlarını alırken, her gün televizyonda, sosyal medyada binlerce şiddet içeriğine maruz kalan minik yürekler.
Yaşadığımız günlerin hep büyükler dünyasında ki yansımalarını konuşuyoruz. Aslında çözüm yetiştireceğimiz yeni nesilde. O yüzden, şiddetin çocuk dünyasına nasıl girdiğine, daha çocuk yaşta şiddeti, sesini duyurmanın tek yolu olarak öğrenmelerine neden olan etmenlere odaklanmalıyız. Şiddeti ancak “çocukluğa inerek” çözebiliriz.
Peki, nedir bu canımızı yakan şiddet dedikleri şey? Psikoloji literatüründe şiddet; bir bireye / gruba fiziksel, sosyal ya da psikolojik zarar vermek amacı ile yapılan eylemlerin tümü olarak ifade edilir. Şiddetin kaynağına dair açıklamalara bakacak olursak ilk teoriler (günümüzde hale geçerliliğini korumaktadır) Albert Bandura’dan gelir (Teorinin ismi Sosyal Öğrenme Teorisidir). Bandura 1960 ların başında yaptığı deneylerde bize gösteriyor ki, çocuklar şiddeti model alarak öğreniyor. Bir başka deyişle, bizler şiddeti daha küçük yaşta engin gözlem yeteneğimiz ile fark ediyor ve yansıtıyoruz. Oyuncak tartışmasında arkadaşını iterek oyuncağı kazanan bir çocuğa gördüğümüz anda kavrıyoruz. “Bende itersem kazanırım”. Sadece gözlemlemek yetmiyor. Eğer, çocuk “öz- yeterliliğe” sahipse gördüğü şiddet davranışını tekrarlıyor. Öz yeterlilik; çocuğun gözlemlediği davranışı gerçekleştirdiğinde aynı sonucu alacak olmasına dair olan inancıdır. Güç simgeleri ile büyütülen çocuklarımızda aslında öz yeterlilik çokça var. Pek çoğumuz, bileyerek ya da bilmeyerek, çocuklarımıza taşıyamayacakları kadar güç yüklüyoruz. Güçlerini şişirilmiş balonlardan ibaret hale getiriyoruz ve onları daha çocuk yaşta şiddeti tekrarlayıcı hale getirebiliyoruz. Bu nedenle çocuklarımızı nasıl sevdiğimize, nasıl hitap ettiğimize dikkat etmeliyiz. Arkadaşı ona vurunca, “Sen güçlüsün, vurdurma kendine sende vur!” söylemleri ile büyütmemeliyiz.
Sadece şiddete maruz kalmak şiddeti doğurmayı tabi ki sağlamıyor. Şiddet teorilerine yeni bir soluk 1990 yıllarının ortalarında “ayna nöron” keşfi ile Rizzolatti’den geliyor. Ayna nöronlar beynimizde yer alan hücreler. Bu özel hücreler, gözlemlediğimiz bireyin yüzünde oluşan ifadeleri gördüğümüzde aktif hale geliyor ve sanki biz o davranışta bulunuyormuşuz gibi durumu deneyimlememize sebep oluyor. Bu nedenle şiddet görüntülerine tanık olduğumuz her an beynimizde yeni yollar oluşuyor ve şiddet beynimizde pekişiyor.
Pek çoğumuz şiddet görüntülerine farklı yoğunluklarda ve biçimlerde olsa bile maruz kalıyorken, hepimizin beyninde ayna nöronlar varken, neden her bireyde değil de bazılarında ortaya çıkıyor? Cevap, bireyin problemlerini çözmek ve kendini ifade etmek için etkili bir yol bulamamasıdır.

Tüm bu açıklamalardan sonra, asıl konumuz şiddeti çocuklarımızdan nasıl uzak tutacağımız.

➢ İlk olarak televizyon, sosyal medya çocuklardan uzak duracak, durmak zorunda. Çünkü, teknolojinin aşırı kullanımı yüzünden şiddet normalize ediliyor. Günlük hava raporu dinler gibi ölü sayıları dinliyoruz.
➢ İkinci olarak, çocuklarımız yerine karar vermek ve sonra çözmek gibi kötü alışkanlıklarımızdan kurtulmalıyız. Çünkü daha küçük yaşta biz onların her sorununa kendimizce çözüm geliştirdikçe onların çözüm hazineleri kısırlaşıyor. Her sorunda dönüp bize bakıyorlar yardım için. Bu nedenle çözümü bilsek bile, önce onun düşünüp kendi çözümünü üretmesini beklemeliyiz.
➢ Ne yazık ki, “su küçüğün, söz büyüğün” gibi bir atasözümüz var. Yaşadığımız çevrede küçüksek genelde söz hakkımız olmaz, alınan kararlara uymak zorunda kalırız, fikrimiz sorulmaz. Bunu yok etmek zorundayız. Toplumda herkes eşit söz hakkına sahip olmadığı sürece barış bize uğramayacak.

Uzman Psikolog Selin Mert

 

Kaynakça:
http://psikomitoloji.com/attachments/article/79/Prometheus.ve.efsanesi.pdf
Carl Gustav Jung, Dört Arketip, Metis Yayıncılık
http://public.psych.iastate.edu/caa/abstracts/2015-2019/15WA.pdf

Fotoğraf: http://www.msn.com/en-us/lifestyle/parenting/5-strategies-for-discussing-terrorism-with-children/ar-BBnguSX?ocid=vt_fbmsnliv